Dinler ve Tanrılar’a Bilimsel ve Evrimsel Bir Bakış

37
0

Notu okurken yapılması gerekenler nelerdir?

Her şeyden önce, bir insan Tanrılar ve dinleri algılamak için, şahsi ve spesifik inançlarını bir kenara koymalıdır. Çünkü din, bilim ile bağdaşmayan, tamamen ayrı yöntemlere ve bakış açılarına sahip bir bilgi türüdür. Dolayısıyla günlük yaşamında bilime dini çerçeveden bakıp da, buna rağmen bilimi kullanarak dini açıklamaya çalışan biri, kendi kendini düğümleyecek ve hiçbir sonuca varamayacaktır. Bu sebeple, bilimsel tarafsızlık gereği, konunun anlaşılabilmesinin tek yolu, dini öğretilerin bu konudaki araştırmalar süresince göz ardı edilmesi ve konuya tıpkı, örneğin bir mantar türünün çevresiyle ilişkisi gibi sıradan bir konuyu incelermiş gibi tarafsız, ön yargısız ve nesnel olarak yaklaşılmalıdır. Lafı daha fazla uzatmadan konuya girelim:

En Güçlü Motiv: Korku

Canlılardaki en ilkin duygulardan bir tanesi, korkudur. Korku, sadece insan türünde değil, hemen hemen tüm hayvan türlerinde bulunan, beynin en ilkel ve en alt katmanlarında yer alan, en temel duygudur. Korku yönetiminden sorumlu bölge olan Amigdala, beynin en iç bölgesinde bulunur (beynimizde en içten en dışa doğru giderken, evrimsel geçmişimizdeki beynin evrimini görebilirsiniz; beyin içten dışarıya doğru genişleyerek evrimleşmiştir). Bu duygu, beyni veya bir sinir sistemi olan, yani belirli bir düzeyde zekaya sahip olan canlıların hayatta kalması için çok önemlidir. Çünkü bir hayvan, ölümcül bir tehlike ile karşılaştığında buna çok hızlı bir şekilde tepki verebilmelidir. Bir ceylan, bir aslandan korkmak zorundadır; çünkü korkusuz veya korkuyla ilgili beyin bölgesi zedelenmiş bir ceylan, aslan varlığına tepki veremeyecek ya da geç tepki verecek, böylece kolaylıkla av olacaktır.

İnsanoğlunun evriminin çok eski dönemlerinden beri korku duygusu beyinde yer almaktadır. Bu, Dünya üzerinde hiçbir insan ve şempanze türü bulunmazken, 6 milyon yıl öncesinden daha eskilerde, ağaçlar üzerinde yaşayan atalarımızın da, diğer tüm hayvanlar gibi, oldukça işine yaramıştır. Çünkü orman tehlikeler ve tehditlerle doludur. Özellikle avcıların sebep olduğu tehlikeler, korkunun beyindeki evrimini tetiklemektedir. Atalarımız da, karşılaştıkları tehlikelere ilk olarak korku duyarak tepki vermişler, sonrasında ise 3 ana tepkiden birini vermişlerdir: Don, Kaç ya da Savaş.

Her ne kadar bu apayrı bir yazının konusu olabilecek olsa bile, günümüzde korkuya halen bu 3 tepkiden birini göstererek cevap vermemiz, evrimsel geçmişimize kanıtlar sunmaktadır. En nihayetinde insan da bir hayvandır ve hayvanlarla aynı tepkileri vermektedir. Şaşırtıcı bir haber ya da korkutucu bir ses duyuğumuzda ilk olarak donup kalırız. Bu, tehdit unsuruna karşı “Ben burada yokum, beni göremezsin.” demenin en temel yöntemlerinden biridir ve geyiklerin arabalar altında kalmasının da sebeplerinden biridir. Geyikler, üzerlerine gelen arabayı görünce donma tepkisi verirler ve bu da kazalara sebep olur. İlk tepkiyi atlatabilen bir hayvan ya kaçacak ya da savaşacaktır. Bunu insan olmayan hayvanlarda görmek çok daha kolaydır, insanlar ise beden dilleriyle cevap verirler. Beğenmedikleri ya da korktukları bir durumda insanlar tehdit unsuru ile aralarına çeşitli mesafeler koyarak “kaçma” tepkisi verirler veya diklenerek, hacimlerini genişleterek (göğüs dışarı, alın yukarı) “savaşma” tepkisi verirler. İşte tüm bunlar, beyni olan hemen hemen tüm hayvanlarla ortak olarak paylaştığımız korku bölgesiyle birebir ilişkilidir ve beynimizin en iç kısmında, en eski atalarımıza ait bölgelerde yer alır.

Zekanın Evrimi, Algının Gelişimi ve Korku İlişkisi

Hepimizin bildiği ve bizlerin de sık sık tekrarladığı gibi, insan evriminin en önemli (hatta belki de tek önemli) olayı, beynin büyümesi sonucu zekanın gelişmesidir. Ve yine sık sık açıkladığımız gibi, zekanın evrimi tek başına gerçekleşmemiştir, pek çok yan etkiyi de beraberinde getirmiştir. Bunların ilki, algı düzeyinin gelişmesidir. Yani zekası gelişen ve evrimleşen bir hayvan türü olan insan, daha önceki -en azından bildiğimiz- tüm canlılardan çok daha aktif bir şekilde etrafını algılayabilmeye başlamıştır. Zaten tüm kültürel evrimimizin temelinde de algının evrmi yatmaktadır.

Daha önce açıkladığımız gibi, algının gelişmesiyle birlikte insan türü, etrafındaki olgular arasında neden-sonuç ilişkileri kurmaya başlamıştır. Ancak etrafta o kadar çok olgu birbirine bağlı olarak gelişmekte ve gerçekleşmektedir ki, insanın zekası bunların hepsini bir seferde açıklamaya gücü yetmez, yetmemektedir. Eğer ki insan, Evren’in başlangıcından beri olan biten her şeyi an be an gözleyebilseydi, bu neden-sonuç ilişkilerini kurmakta hiç zorlanmaz, her şeyin bilgisine erişebilirdi. Ne var ki, bu bağlamda insan, olay yerine sonradan gelen bir detektif gibidir. Her şey olup bitmiştir (veya halen olmaktadır), ancak insan, halihazırda olmuş ve olan olguların arasındaki bağları, elindeki verileri kullanarak kurmak durumundadır. Detektif, bir suç mahalinde olan biten her şeyi bilemez; ancak o anda, içinde bulunduğu zaman diliminde edindiği verileri birbirine bağlayarak, olan bitenleri tekrardan canlandırabilir ve ilişkileri kurabilir. İşte algısı ilk gelişmeye başlayan atalarımızın karşı karşıya kaldığı zorlu durum budur: doğadaki binlerce olgu arasındaki ilişkileri çözmek ve bağları kurmak.

Dediğimiz gibi doğada pek çok tehdit unsuru bulunmaktadır. Her ne kadar bunların başlıcası avcı tehdidi olsa da, bu unsur tek başına değildir. Doğa olayları da ciddi bir biçimde tehdit veya en azından “bilinmeyenler” oluşturmaktadır: gök gürültüleri, şimşekler, depremler, heyelanlar, yangınlar, gün doğumu, gün batımı, gel-gitler, dev dalgalar (özellikle kıyı kenarındaki ormanlarda) ve daha nicesi…

Üstelik sadece avcılar ve diğer doğa olayları da insanın algısının artmasıyla çözülmesi gereken problemler haline gelmemiştir. Ayrıca insanın iç dünyası da, algının evrimiyle birlikte anlaşılmaya ve algılanmaya başlamıştır. Onlarca var olan ve bir o kadar da yeni yeni evrimleşmekte olan duygu, insanın neden-sonuç ilişkisi kurması gereken bir diğer olgudur: sevgi, nefret, aşk, öfke, mutluluk, hüzün, üzüntü, sıkkınlık, gerginlik, heyecan, sevinç, korku, rahatlık ve daha nicesi. İnsan, bu duygular ile dış dünyası arasında ve duyguların kendi içinde ilişkiler kurmaya ve neden-sonuç ilişkileri aramaya başlamıştır.

Zekaya sahip olan her canlı, bu olguların bir miktar farkındadır ancak bu olguların oluş sebeplerini sorgulamak için, belli bir zeka eşiğinin aşılması gerekmektedir. Örneğin pek çok balık akıntılardaki değişimleri algılar ve buna göre davranır; ancak hiçbiri akıntıların neden ve nasıl oluştuğunu veya neden ve nasıl değiştiğini sorgulamaz. Veya kuşlar, rüzgardaki sapmaları algılayabilir ancak rüzgarın varlık nedenini sorgulamaz, sorgulayamaz. Bir şempanze, aşk veya sevgi duyabilir, ancak bu duyguların nereden geldiğini sorgulamaz (bildiğimiz kadarıyla). İnsan türü, -bildiğimiz kadarıyla- bu sorgulamayı başarabilen ilk tür olmuştur.

Bunun sebebi açıktır: insan, sosyal bir hayvandır ve zekası da diğer sosyal hayvanlara göre birkaç adım ileri gitmiştir. Bu sebeple, sosyal bütünlüğünü koruması ve şahsi iyi durumunu (well-being, welfare) sürdürmesi gerekmektedir. Daha önce, insanların sosyal kalmak zorunda olduklarından bahsetmiştik, tekrar girmiyoruz. Bunun sağlanmasının da tek yolu, etrafını algılamaktan ve etrafını değiştirmekten, emek harcamaktan geçmektedir. İşte bu olgunun temelinde de, halihazırda milyarlarca yıldır var olan ve değişmekte olan olgular arasındaki neden-sonuç ilişkilerini kurmak yatmaktadır. İnsan da, etrafında olan bitenleri algılayarak, onları değerlendirir, aralarında ilişkiler kurar ve mümkünse, kendi ihtiyaçları doğrultusunda, emek harcayarak, bunları değiştirir. Emek harcayan tek hayvan insan türü değildir; ancak bunu bu kadar bilinçli yapabilen tek tür, bildiğimiz kadarıyla, insandır.

Tanrıların Ortaya Çıkışı ve Doğal Seçilim ile Desteklenmesi

Tanrıların ilk ortaya çıkışı ise, insanın korku duyması ve bunu dahasonradan gelişen algısı sonucu değerlendirmeye başlaması ile gerçekleşmiştir. İnsan, etrafındaki tehdit unsurlarının tamamından ve pek çok tehdit içermeyen ancak o dönemin şartları ve bilgisiyle anlaşılamayan olgudan korkmuştur. Birkaç örnek verelim:

Düşünün ki bundan 4 milyon yıl önce, henüz tam olarak günümüzdeki insan türüne (Homo sapiens) evrimleşmemiş bir atamızın soyundan bir bireysiniz. Henüz algılarınız yeni yeni gelişiyor, nesiller geçtikçe torunlarınızın beyin hacmi de günümüzdeki değerlerine yaklaşıyor. Henüz bırakın bilimi, ortada “bilgi” namına pek bir şey yok. Ancak beyniniz ve zekanız, etrafınızdaki olguları algılamak için oldukça gelişmiş bir vaziyette. Bu sebeple, günümüzde son derece “normal” olan pek çok olgu, size o dönemlerde “anormal” geliyor.

Şimdi, bu durumdayken, bir deprem olduğunu düşünün. Daha çevrenizi bile yeni yeni tanırken, yer, şiddetle sarsılmakta ve belki sığınmak için kurduğunuz mağaraları, sığınakları yerle bir etmektedir. Hatta size benzeyen “arkadaşlarınızın” ölümüne sebep olmaktadır. Tabii, ölümün de bildik ama tanımadık bir olgu olduğunu anlamanız gerekiyor. Pek çok canlı ölümün varlığını bilir; ancak bunu algılamaz, yani ölüme anlam yüklemez veya ne olduğunu sorgulamaz. İnsanlar, bunu yapabildiği için ölümden korkmuş, onu açıklamaya çalışmış ve hatta ölümden sonrası olabileceğine dair hayaller kurmuştur. Buna da sonra geleceğiz. Depreme dönecek olursak, hiç anlaşılmaz bir şekilde gelen bu şiddetli sarsılmalar, pek çok olumsuz sonuç yaratmaktaydı ve insan, elindeki verilerle bu olayın nedenlerini açıklayamıyordu.

Bir başka örnek: günlerden bir gün, gökyüzünde şiddetli bir gürültü duyuyorsunuz. Ancak bu gürültü nereden gelir, neden olur, ne sebeple olur, bunların hiçbirinin cevabını bilmiyorsunuz; ancak neden-sonuç ilişkisi kurmak istiyorsunuz. Veya her gün, sapsarı ve göz yakıcı bir cisim (Güneş) çok uzaklardan yükselmekte, gün boyunca hareket etmekte ve etrafı ısıtmakta, sonra da geldiği gibi gitmektedir ve “O” gidince, etraf soğumakta ve durumun nedenlerini anlayamamanıza rağmen üşümektesiniz. Yani o cismin varlığı ve yokluğu ile sıcak ve soğuk arasındaki nedensel ilişkiyi kurabiliyorsunuz; ancak o cismin neden hareket halinde olduğunu ya da aradaki ilişkinin tam olarak ne olduğunu (neden o varken ısınıyoruz da, yokken üşüyoruz) bilemiyorsunuz.

Başka örnekler: bazı zamanlar gökyüzü beyaz ya da siyah cisimlerce örtülmekte (bulut) ve sonrasında, anlam verilemez bir şekilde gökten bir şeyler düşmeye başlamakta, rahatsız edici bir şekilde sizi ıslatmaktadır (yağmur)! Üstelik kimi zaman ürkütücü parlaklıklar (şimşek, yıldırım), bu göğü kapatan siyah-beyaz cisimlerin içerisinde görülmektedir! Veya devasa su parçaları (denizler, okyanuslar) sürekli olarak ve korkunç bir biçimde hareket etmektedir (dalgalar). Kimi zamansa durup dururken tepelerden aşağıya devasa toprak parçaları inmekte ve her şeyi; evlerini, sığınaklarını, yaşam alanlarını berbat etmektedir (heyelan). Bu örnekler sayıca ve içerikçe çoğaltılabilir. Şu anda bizlere normal gelen hemen her şey, daha önce de dediğimiz gibi, o zamanlar için akıl almaz derece anormaldir.

Tüm bunları destekleyen en önemli bulgu, coğrafyaya göre değişen Tanrı tanımlarıdır. Örneğin yer aktivitesi daha düşük olan bir bölgede, bu konuyla ilgili Tanrı sayısı çok azken, volkanik bölgelerde ve fay hatları üzerinde yaşayan popülasyonlarda bu konudaki Tanrılara çok daha önem verilmiştir. Çünkü insanlar, bu aktiviteleri hayatlarındaki olaylar ile özdeşleştirmişlerdir. Bir kavga ya da savaştan sonra gelen deprem, onların arkasındaki “güçlerin” bir uyarısı olarak algılanmış olabilir. Bu sebeple de Tanrılar memnun edilmeye uğraşılmış, bu da dinlerin varlığını ve içeriklerinin gelişmesini tetiklemiştir.

İşte tüm bunlar, nedenselliği açıklayıp, sebeplerini açıklayamamaktır. Bunlar, sorgulayacak kadar algılamak; ancak tatmin edici cevaplar verememektir. O zamanlardan beri algı seviyesi gelişmiş olan insanlar, kafalarına sorular takmakta, ancak bunlara tatmin edici cevaplar verememektelerdi. Gökten düşen damlalar ile kara bulutları ilişkilendirebiliyorlardı ama neden bulutların toplanıp da o sıvıyı döktüklerini anlayamıyor, açıklayamıyorlardı. Bu da onların mental dengesini tehdir ediyor, beynin evriminin bir yan etkisi olarak onlara kısıtlayıcı bir faktör oluyordu. Beyin, tatmin edilmek ister. Çünkü algılar, doyurulmak için vardır. İnsan, zekasını evrimleştirmiştir, çünkü etrafını algılayarak hayatta kalma şansını arttırabilmiştir. Ancak etrafını daha çok algılamak üzere, üzerinde bir baskı vardır ve bu doyurulmazsa, mental sağlık bozulacaktır. Bunu da şöyle düşünebilirsiniz: aklınıza bir olayı taktığınız vakit, nasıl dikkatsiz, huzursuz ve gergin olduğunuzu, nasıl herhangi bir diğer olaya konsantre olamadığınızı düşünün. İşte böyle bir durumda, beyniniz sürekli olarak kendisini rahatlatacak bir cevap, cevap olmadığı takdirde de teselli arayacaktır. Kendinizi sakinleştirmek için “Önemli değil, sakin ol.” gibi laflar sarf eder, çıkış yolları arar, bulamazsanız, size teselli verecek bir arkadaş ya da yakın ararsınız. Bu, beynin verdiği klasik bir tepkidir.

İşte anlaşılamayan doğa olaylarına da beyin benzer şekilde bir tepki vermiştir: cevap aramış; ancak bulamamış, dolayısıyla da teselli aramaya başlamıştır. Ve teselli, güç kavramından gelmiştir. Şöyle ki; insan, açıklayamadığı olguların arkasında, kendisinden daha güçlü bir diğer olgu var olduğu hissine kapılmıştır. Bu his, düşünce ve açıklama bir mem (düşünce, fikir, kültür birimi) olarak ortaya çıkmış ve insan yaşantısına avantaj sağladığı için memetik bilgilerimizle açıklayabileceğimiz şekilde, kalıcı olmuştur. Daha açık konuşacak olursak, anlaşılamayan olgular arkasında bir “güç” var olduğu fikri insana teselli olmuş, net cevaplar bulamadığı sorular için kullanabileceği “joker cevap” halini almıştır. Bu, evrimsel, psikolojik ve antropolojik açılardan oldukça mantıklı ve gereklidir, çünkü beyin, tatmin edilmiyorsa ve bir konu hakkında fazla çalışıyorsa, bir süre sonra sağlığını yitirecektir. İşte “güç” fikri, insana bu teselliyi ve ilacı sağlamıştır.

Memler, popülasyonlar, özellikle de sosyal popülasyonlar arasında çok hızlı bir şekilde yayılıp evrimleşebilirler. İşte “güç” kavramının evrimleşmesi de bu şekilde olmuştur. Popülasyonların bireyleri ve özellikle liderleri, bu bilgiyi kullanarak, toplumlarına teselli verici açıklamalar yapabilmeye başlamıştır. Kendi dillerinde: “Merak etmeyin, göklerdeki bu ses, X gücü tarafından var edilmektedir!” diyebilmektedirler. Bu, her ne kadar gerçek ve somut bir açıklama olmasa bile, sorgulayan insanları rahatlatacak ve en azından oyalayacak bir cevaptır. İşte günümüzde, açıklanamayan her türlü soru işareti için insan mental sağlığını korumak adına var edilen “güç” kavramına verilen isim Tanrı‘dır.

Tanrı, insan mentalitesinin korunması adına var edilen bir X-elemanı‘dır. Yani bu X, bireyin istediği her özelliğe sahip olabilir, her açıklamayı yapabilir. Tıpkı okey oyunundaki (ya da herhangi bir diğer oyundaki) joker taşı gibi. Bu taş, insanın istediği herhangi bir taş haline gelebilir ve boşlukları doldurabilir. Tanrı fikri de, insanın içindeki ve dışındaki bu boşlukları doldurmak için var edilmiştir. Eğer açıklayamadığımız bir olgu varsa, onu var eden daha güçlü ve daha erişilmez bir güç var ederek sorunu çözmeye meylederiz. Ne var ki insanlar bu tatmin ve teselli duygusu içinde, asıl soruyu uzun bir süre gözden kaçırmışlardır: Açıklanamayan her şeyin cevabı açıklanamayan bir Tanrı ise, bu Tanrı’nın var oluşuna dair cevaplar nerededir? Bu güç, kim ve ne tarafından var edilmiştir, nasıl var olmuştur, amacı nedir? İşte bu sorular, gök gürültüsünün arkasındaki sebepleri ararken sorduğumuz soruların aynısıdır. Ancak iş, bu olguların sebebi olarak sunulan açıklamanın sebeplerine gelince değişmektedir. Tanrı fikrine inananlara göre onun var oluş sebebinden bahsedilemez, o zaman ve mekandan bağımsızdır, onu var eden olmamıştır, vs. gibi cevaplar alırız. Bu son derece psikolojik bir savunma mekanizmasıdır: “korumak istediğin kavramı yücelt ve erişilmez kıl, böylece kimse ona ulaşamasın.” Bu koruyucu davranışı günlük yaşantımızda da gözleyebiliriz. Örneğin kimi arkadaşlarınızın fanatik bir biçimde tuttukları takımları aşırı bir biçimde savunup, takımların olduğundan daha fazlası olduğunu iddia ettiklerini görmüşsünüzdür. Bu, korudukları şeyi ulaşılmaz kılma dürtüsünden ileri gelmektedir. Çünkü bilinçaltı, bu şekilde o kavramın korunmuş olacağını düşünür. İşte Tanrı fikri de, bu şekildeki psikolojik bariyerlerle korunma altına alınmıştır.

Tanrı meminin popülasyonlar içerisinde korunması yönündeki en güçlü savunma ise, ebeveynlerden yavrulara çok ciddi bir şekilde aktarılmasıyla gelişmiştir. Daha çok küçük yaşlardan bireyler bu fikirlere aşina edilmektedir, böylece ömürleri boyunca ebeveynlerinin “gerçekleri” (!) ile yaşamak zorunda kalmaktadırlar. Bu mekanizmanın gelişmesi, Tanrı fikri için çok önemlidir. Çünkü yavrulara aktarılmayan bir mem, kısa sürede toplumdan silinecektir.

Bu şekilde, Tanrısal özellikleri pek çok açıdan bilimsel olarak değerlendirebiliriz. Örneğin, Tanrılara atanan sıfatların tamamı, insana ait özellikler veya bunların abartılmış halleridir. İnsan, kendisindeki ve başkalarındaki tüm iyi ve kötü özelliklerin farkındadır. Bu sebeple, her şeyin sebebi olan Tanrı imajını, kendisindeki ve diğer insanlardaki hep en iyi özellikler ile besler ve bu özellikleri abartarak onu koruma altına alır, üstünleştirir. Bunların hepsi, koruyucu psikolojinin birer ürünüdür.

Tanrı memi de, pek çok mem gibi, tıpkı doğada canlılar üzerindeki baskılarda olduğu gibi, Doğal Seçilim’e tabi tutulmuştur. Yani her kültür ve hatta birey bu fikre kendisinden bir şeyler katmıştır (bunu mutasyonlar veya genetik varyasyon olarak düşünebilirsiniz) ve bunlardan en tatmin edicileri, en güçlü cevaplar verenleri, en sağlam olanları seçilime direnerek varlıklarını sürdürmüştür. Diğer “başarısız” memler ise, değişen insan kültürü ve zaman içerisinde elenmiş ve yok olmuştur. Bu da bizi bir sonraki konumuza getirir.

Ancak bu noktada, 8 dakikalık bir mola vererim ve buraya kadar anlattıklarımızı özetleyen şu videoyu bir izleyelim, sonra da diğer konumuza geçelim.

Tanrıların Sayısı, Tanrıların Evrimi ve Dinlerin Doğuşu

Antik çağlardan günümüze kadar değişerek gelen Tanrılar, birer mem olarak incelendiğinde, bu konu kolayca anlaşılabilir. O zamanlarda gelişmemiş bilim sebebiyle, her şeye ama her şeye Tanrılar atanmıştır: Yer Tanrısı, Gök Tanrısı, Güneş Tanrısı, Ay Tanrısı, Doğa Tanrısı, vs. Bunun tek sebebi, korku ve belirsizliktir. İnsanlar, yukarıda açıkladığımız gibi pek çok olgudan korkmuş, pek çok doğa olayını izah edememiştir. Bu da mental dengesini tehlikeye atmış ve çeşitli psikolojik savunma mekanizmaları geliştirmeye itmiştir. Binlerce Antik Yunan ve Mısır Tanrısı bu ikisinin bir sonucudur.

Daha sonra bu “Tanrı türleri”, tıpkı evrimde olduğu gibi, memetik olarak evrim geçirmiş, birbirleri arasında ilişkiler kurulmaya başlanmış ve en açıklayıcı, en tatmin edici cevapları verenler seçilim ile seçilerek toplum arasında kalıcı hale gelmiştir. İşte bu dallanıp budaklanmaların sonucunda dinler ortaya çıkmaya başlamıştır.

Din, temel olarak “Tanrılar sistemi” demektir. Tanrıların birbirleri arasındaki ilişkileri, insanların Tanrılar ile ilişkilerini ve insanların kendi arasındaki ilişkileri konu edinen ve düzenlemeyi hedefleyen bir bilgi türüdür. Dediğimiz gibi, insanın mental dengesini korumak için, beynimiz tarafından var edilen ve kulaktan kulağa aktarılan esasında bilimsel olarak asılsız, ancak insanlar için çok değerli hale gelebilmiş ve Evrim tarafından desteklenmiş, dolayısıyla da son derece doğal bir bilgi türüdür. Bu bağlamda dinler ile Tanrıları birbirinden ayırmak zordur.

İşte o zamanlardan itibaren memetik olarak evrimleşmeye başlayan Tanrılar ve dinler, pek çok yoldan geçerek, pek çoğu elenerek, pek çok yeni özellik edinip, pek çok özellik kaybederek günümüze kadar gelmiştir. Günümüzde var olan Tanrılar ve dinler ise, bu atalarımızın kendilerini teselli edebilmek ve cevaplayamadıklarına cevaplar bulmak için var ettiklerin arasında en güçlü olanları ve halen teselli verebilenleridir, bunu yukarıda açıklamıştık.

Dinler, varlıklarını sürdürmek için çok daha ilginç bir yönteme başvurmuşlardır. Daha doğru ifadeyle, bu az sonra açıklayacağımız yönteme başvuran dinler varlıklarını sürdürebilmişler ve popülasyonlar arasında yayılmışlardır (tıpkı Evrim’de olduğu gibi): İmgeler

İnsanın zekasının evrimi ile gelen bir diğer yan etki, hayalgücünün gelişimidir. Hayal gücü de tıpkı algılar gibi doyurulmak ister. Daha doğrusu hayal gücü ile olgular arasında karşılıklı bir ilişki vardır. Olgular, hayal gücünü beslerken hayal gücü de olguların açıklanmasında bir araç olarak kullanılabilir. İşte din, bu hayal gücünü hedef alarak popülasyonlar içerisinde yerini almıştır. Din, soyut olan kavramları imgeler yoluyla somutlaştırmış ve insan hayal gücüne hitap etmeyi başarmıştır. Bu da bir mem olarak gücünü göstermektedir.

Ölüm, Ölüm Sonrası ve Bunların Tanrı-Din ile İlişkisi

İnsanın en korktuğu ve en az anlayabildiği olgulardan biri ölüm ve ölüm-sonrasıdır. Tanrılar ve din, günümüzde ve geçmişte (ve muhtemelen bir süre daha, gelecekte) bu bilinmeze ve korkuya cevap olacaktır. Aslında, varlıklarını koruyabilmelerinin en temel sebeplerinden biri, bu en ilkin korkumuzu tatmin ve teselli edebilmeleridir.

İnsanlar, sevdiklerini kaybetmekten ve ömürleri boyunca yaptıklarının yok olmasından endişe ve korku duyarlar. Bu sebeple, açıklayamadıkları ve korktukları bu hisleri bir X ile, yani Tanrı kavramına başvurarak açıklamaya meylederler. Bu onularda din ve Tanrı fikirleri, çok önemli rol oynamaktadır. Çünkü bu anlaşılmaz gibi gelen soyut olguları, somuta çevirerek insan hayatına adapte ederler. Bu adaptasyon sayesinde de varlıklarını sürdürmeye devam ederler.

Ahiret hayatı, cennet, cehennem, huriler, şeytan, kader, kısmet, iblisler, cinler ve diğer tüm dini imgeler… Bunların tamamı, insanın hayal gücüne doğrudan etki eden, insan beyninde doğrudan görüntüler uyandırabilen imgelerdir. Bunların hepsinin tam açıklamalarını yapmak isterdik, ancak bu hem doğrudan spesifik inançlara girmemize sebep olur, hem de çok fazla yer kaplar. Bu imgelerin, gerçek dünyadaki karşılıklarını ve dinler tarafından nasıl imgeleştirildiklerini düşünmeyi size bırakıyoruz.

Burada bilmeniz gereken, dinlerin imgeler kullanarak insan hayal gücüne hitap ettiğidir.

Bilimin Doğuşu, Tanrı ve Dinler ile İlişkisi

Ne var ki bir takım insanın merakı, teselli sınırlarından çıkarak, somut cevaplar aramaya dönüşmüştür. Bu kişiler, günümüz biliminin temellerini atacak olan insanlardır. Bu insanlar, genellikle, dinlerin öznel, güvenilmez ve sağlam olmayan bilgi türleri olduğunu fark etmiş ve aslında dinlerden veya Tanrılardan hiçbir cevap alamadıklarını anlamışlardır. Çünkü birey tarafsız olarak baktığında, herhangi bir dinin, herhangi bir Tanrı’nın hiçbir cevap vermediğini görebilecektir: Gök Tanrısı ya da bir diğer kültürde Zeus, şimşekleri yaratmaktadır ama neden, ne yollarla, ne için, ne zaman gibi sorulara cevaplar bulunamaz ve daha ilginci, bu sorular çeşitli biçimlerde geçiştirilir (“Buna insanın aklı ermez.” gibi). Sadece inanmak ve sorgulamamak gerekmektedir. Günümüz dinleri ve Tanrıları da aynı bu şekilde varlıklarını sürdürmektedirler ve aslında var olabilmelerinin tek sebebi de bu sorgusuz kabulleniştir.

Bu insanlar dinleri ve Tanrıları cevap olarak kabul etmektense, tarafsız bir yöntem keşfederek, deneyerek, yanılarak, tekrar ederek, başkalarıyla tartışarak, sorgulayarak, korkmadan, korksa bile devam edilebilen, cesur bir sistem inşa etmişlerdir: bilim. Bilim de aslında bir mem olarak doğmuştur. İnsanlar, basit olguları açıklamak için tekrar edilebilir düzenekler kurmuş, sistematik ve beş duyu organına yönelik sistemler var etmişlerdir. Göreceli olarak dinlerden ve Tanrılardan çok çok sonra, birkaç bin yıl önce ortaya çıkan bilim, kısa sürede çok hızlı bir yol alarak akıl almaz bir açıklama gücüne erişmiştir. Bu hızlı yükselişin sebebi, bir mem olarak bilimin insan popülasyonlarında çok güçlü bir şekilde tutunabilmesi, yaşam mücadelesinde çok ciddi faydalar sağlaması ve insanın binlerce yıldır merak ettiği sorulara çok net ve açık cevaplar verebilmesidir.

Bilimin gelişmesiyle birlikte, insanın korkularına ve merakına sebep olan soru işaretleri ve olgular arasındaki nedensellik ilişkileri hızla çözülmeye başlamıştır. Göklerin gürlemesinin, herhangi bir dış veya açıklanamaz güçle hiçbir ilgisi olmadığı keşfedilmiştir. Tüm olayın basit elektrik ve titreşimlerden ibaret olduğu bulunmuştur. Depremlerin, Yer Tanrısı tarafından değil, hareket eden yer plakaları sebebiyle meydana geldiği bulunmuştur. Güneşin doğup batmasının Güneş Tanrısı aracılığıyla değil, Dünya’nın kendi etrafında dönmesinden dolayı olduğu keşfedilmiştir. Dünya’yı taşıyanın bir boğa değil, uzay boşluğundaki çekim kuvvetleri olduğu bulunmuştur. Bu şekilde, Tanrıların varlığına sebep olan pek çok soru işareti ortadan kaldırılmıştır. Dolayısıya bu Tanrı memleri, tıpkı körelmiş organlar gibi işlevsiz hale gelmiş ve popülasyonda elenmeye başlamıştır. Birkaç bin yıl önce Antik Yunan’da ve Mısır’da binlerce olan Tanrı sayısı, günümüzdeki çoğu popülasyonda bir taneye veya birkaç taneye düşmüştür.

Tanrı’nın Varlığının Sürdürülmesinin Sebepleri

Peki, antropolojik ve psikolojik olarak sadece mental dengeyi korumak adına evrimleşen bu Tanrı düşüncesi, günümüzde neden halen sürmektedir? Bu sorunun cevabı açıktır: Çünkü insanların hala korktukları ve açıklayamadıkları bazı kavramlar bulunmaktadır. Ayrıca insanlar bilimin verdiği cevapları, bir adım öteye götürmüşlerdir: “Gök gürültüsü, Gök Tanrısı tarafından yapılmıyor, bunu anladık ama elektriğe ve titreşimlere ne sebep oluyor?” ya da “Depremler Yer Tanrısı tarafından yapılmıyor, tamam, ancak plakaların hareketine sebep olan yasaları var eden nedir?” gibi sorular ileri sürmüşlerdir. Bu da, son derece mantıklı, doğal ve akılcıdır.

Bilim, bu sorulara da günümüzde cevap verebilmektedir ve gelecekte daha da fazla cevaplar bulacaktır. Ancak insanlar, henüz adaptasyon aşamasındadırlar. Evrim, süreklidir ve çoğunlukla yavaştır. Yani insan popülasyonlarının, bilimin verdiği bu cevaplara adapte olması için zaman ve nesiller gereklidir. Nasıl ki yüzlerce yıl Dünya’nın düz olduğu düşünüldüyse; ancak bilimin buluşları sayesinde gerçekler ortaya çıkarıldı ve insanların buna adapte olması belli bir direnişe sebep oldu ve süre aldıysa, er ya da geç, günümüze kadar her zaman olduğu gibi ve hatta Karanlık Çağlar’dan (dinlerin egemen olduğu Orta Çağ) bile çıkmamızı sağladığı gibi, bilim, her koşulda kabul edilen tek gerçek bilgi türü olacaktır. Tek gereken, insanların açık fikirli olmaları, ellerindeki verileri değerlendirmeleri, neden-sonuç ilişkilerini doğru kurmaları ve en önemlisi, cevap olarak ne istediklerini bilmeleridir: Teselli mi, gerçekler mi? Kişi buna karar vermelidir.

Günümüzdeki Tanrıların var olma sebebi, bu bir adım öteye götürülmüş sorular haricinde, halen süren korkulardır: Ölümden sonra ne olacak? Evrenin dışında ne vardır? İnsanoğlu evrendeki tek canlı mıdır? Ben, neden varım? Benim var olmamı sağlayan nedir? Ne amaçla Dünya’ya geldim? Sevdiklerim öldüklerinde nereye gidiyorlar? Onlarla bir daha görüşebilecek miyim? Bir de tabii, cevaplanamayan ancak cevaplanmak istenen sorular vardır: Bu Dünya’daki kötüler ceza çekecekler mi? İyiliklerimizin karşılığı olacak mı? Bu ve bunlar gibi sorular, insanların akıllarını kurcalamakta ve cevap olarak “Tanrı”nın verilmesini tetiklemektedir. Elbette ki, tıpkı Gök Tanrısı gibi, bu Tanrılar da teselliden ibarettir. Bu sorulara verilen cevaplara insanlar alıştıkça ve bu cevapları öğrendikçe, cevaplanamayan sorulara bilimin gelişmesiyle cevaplar verildikçe, bu Tanrılar vasıflarını kaybedecek ve popülasyon içerisinde her zaman olduğu gibi elenecekler veya Evrim geçireceklerdir. Örneğin, “Evren’in nasıl var olduğu” sorusu yeni yeni bilimsel cevaplar bulan bir sorudur ve bu en temel soru, belki de, insanların inanmalarının en güçlü sebeplerinden biridir. İnsanlar, böylesine devasa bir sistemin var oluşunun arkasındaki mekanizmayı anlayamadıkları için, bu mekanizmadan üstün bir güç atama isteğindedirler, tıpkı en eski atalarımızın yaptığı gibi. Ancak bilim bu soruyu tam olarak cevapladığı zaman, belli bir adaptasyon sürecinden sonra bu bilgiler “norm” olarak kabul edilecek ve insanlar inançlarını bu bilgilere göre ayarlayacaklardır. Çünkü bu cevaplar sonrasında başka yeni sorular ortaya çıkabilecek ve bunlar, yine açıklanamadığı müddetçe “Tanrı” ile cevaplanacak, insanın aklı dengesi sağlanmaya çalışılacaktır. Bilim de bu sorulara da cevaplar bulabilmek için yoluna devam edecektir.

Kısaca Tanrı fikri, son derece güzel bir savunma sistemi evrimleştirmiş olan, çok güçlü bir memdir. İnsanların teselli bulmasında çok güçlü bir araç olması bir yana, pek çok kişinin var oluş amacı haline gelmeyi başarmış, böylece insan türü popülasyonunda çok sağlam bir yer edinebilmiştir. Bunun artılarını ve eksilerini tartışmak bize düşmez, ancak bilimsel olarak bakıldığında, düşüncelerin popülasyon içerisinde dağılması ve bir süre sonra belli bir konuda veya durumda en iyi olanlarının, insanın isteklerine en çok cevap verenlerin sabitlenmesi konusuna çok iyi bir örnek teşkil etmektedir.

Evrim veya bilim, dinler veya Tanrıların geçerliliği ile çelişir mi?

Bu soru, oldukça zor bir sorudur. Çünkü dinler, kültürden kültüre ve hatta kişiden kişiye oldukça değişmektedir ve dinlerin kalesi olan kutsal kitapların içerikleri, dönemden döneme farklı yorumlanabilmektedir. Bu sebeple, günümüzde şiddetle Evrim’e karşı çıkan ve bunu yaparken kutsal kitapların yazıtlarını ileri süren insanlar, bundan birkaç on yıl sonra aynı yazıtları farklı yorumlayarak Evrim’in bu kitaplar ve dinlerce desteklendiğini iddia edebileceklerdir.

Soruya zoraki bir cevap verilmesi gerekirse, şu söylenebilir: Bilimin, dinler ya da Tanrılar ile çelişip çelişmediği önemsizdir, öyle olmalıdır. Çünkü bu ikisi, tamamen farklı ve birbirinin sahasına giremeyecek bilgi türleridir. Biri, her şeyin arkasında en ilkel atalarımızdan beri süren bir gelenek olarak, doğa üstü güçler ve açıklamalar ararken ve hatta hayatın bu güçler olmaksızın anlamsız olacağını ileri sürerken; diğeri her şeyin somut ve mantıksal bir açıklaması olduğunu düşünmektedir. İkisi de doğaya farklı açılardan bakarak cevaplar vermektedir. Yukarıdaki sorunun cevabı, kişinin içerisinde yatar: Hangi bilgi türüne güveneceksiniz? Bu soru öncelikle cevaplanmalıdır.

Kendi kültürümüz açısından bakacak olursak, yine toplumda geniş bir dağılım görürüz. Bizler, din hakkında bir açıklama yapacak merci değiliz. Ancak bilim açısından bir cevap verirsek, Evrim biliminin veya bilimin herhangi bir dalının kutsal sayılan kitaplar, dinler veya Tanrı fikri ile çelişmek zorunda olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü birey, eğer isterse “Evrim’i Tanrı var etmiştir.” diyebilecek ve her ne kadar bilimsel bir açıklama olmasa da mental sağlığını korumayı sürdürmek adına teselli bulabilecektir. Bir diğer kişi ise doğa üstü açıklamalara ihtiyaç duymayacak, bu sebeple de olgular arkasında herhangi bir doğa üstü güç aramayacaktır. Bu iki durumda da, şahsi inançlar ile bilim çelişmeyecektir. Ancak kişi eğer kutsal kitapları ve dinleri sıkı bir doktrin olarak değerlendirirse ve kelimesi kelimesine yorumlarsa, bu durumda “yaratılış hikayesi” denen olgu ile bilimsel bilgiler çelişecek ve dolayısıyla işin içinden çıkılamayabilecektir. Pek çok insan, olayın kendisinde bittiğini fark etmediği için sorularına cevaplar bulamaz.

Dinler ve Tanrılar doğal kavramlar mıdır?

İnsan, mental sağlığını korumak için eğer gerekiyorsa elbette ki herhangi bir dine ya da Tanrı’ya inanç duymalıdır. Ancak tabii ki, bir insanın bir iddiaya inanç duyması, o iddianın geçerli olduğu anlamına gelmez. İddianın geçerliliği,  iddiaya nasıl yaklaşıldığına ve ne yöntemler açıklandığına göre değişiklik gösterecektir. Bir insan, herhangi bir sorgulama duymaksızın Evren’in var oluşunun Tanrı’ya bağlanmasını kabul edip, merak etmezken; bir diğer insan bu cevabı bir “cevap” olarak bile saymayıp, arkasındaki mekanizmaları, neden ve nasılını keşfetmeye çalışacaktır. Önemli olan, bizlerin, hangisinin düşüncesine yakın olduğumuz, hangisini mantıklı bulduğumuz ve daha çok saygı gösterdiğimizdir. Hangisi daha asil bir yaklaşımdır, bu kişinin kendisinin cevaplaması gereken bir sorudur.

Ayrıca şunu da söyleyebiliriz: Şimdiye kadar edindiğimiz bilgilerle biliyoruz ki, bir zamanların en akıl almaz ve cevaplanamaz gibi gelen soruları, günümüzün sıradan ve tek seferde tüm ayrıntısıyla açıklanabilecek konuları haline gelmiştir. Bilim, asla doğa üstü bir güce ihtiyaç duymamıştır ve her geçen gün kazandığı güç ve ivmeyle, buna muhtemelen gelecekte de asla ihtiyaç duymayacaktır. Bu doğaüstü güçlere ihtiyaç duyan, insanların kendisidir, bilim değil. İnsanlar, kimi zaman umutsuzluğa düştüklerinde, atalarımızdan kalma hislerimizle, cevap veremediğimiz konulara X’ler atama veya daha bilindik haliyle, Tanrılar ile açıklama yoluna gitmektedir. Bu, asla, bu açıklamaların doğru olduğu anlamına gelmemektedir (ama elbette doğru olabilir de). Fakat istatistiki olarak şu da not edilmelidir ki, şimdiye kadar Tanrılara ve onların doğaüstü güçlerine atanan hiçbir olgunun geçerliliği ispatlanmamış, hemen hepsinin bilimsel ve somut cevapları verilebilmiştir. Bu da, Tanrıların ve dinlerin antropolojik kökenlerini bizlere göstermektedir.

Başka Hayvanlarda Tanrı ve Din Fikrinin Evrimi

Bu konu da oldukça ilginç bir konudur. Daha önce de değindiğimiz gibi, algı, belli bir zeka eşiğinin aşılmasını gerektirmektedir. Dolayısıyla ancak bu eşiği geçebilen hayvanlar etraflarını algılayabilecek, neden-sonuç ilişkileri aramaya ve kurmaya başlayabilecek ve bu sebeple, korkularını bastırmak için Tanrıları ve dinleri var edebilecektir. Uzun bir süredir zekası bu kadar gelişmiş olan tek bir hayvan türü var olduğu düşünülüyordu: İnsan.

Ne var ki, son dönemlerde yapılan inceleme ve araştırmalar, durumun pek de böyle olmadığını göstermektedir. En yakın kuzenlerimiz ve zekalarıyla ağzınızı açık bırakabilecek olan şempanzelerde, etraflarını algılama, öğrenme ve ilişki kurma konusunda çok ciddi bir başarı keşfedilmiştir. Ve hatta, bir şempanze popülasyonunda korkudan doğan “ritüeller” ve “Tanrı/din fikri” oluştuğu gözlenmiştir. Bu fikir, grubun lideri tarafından kontrol edilmektedir ve doğa olaylarına, bu lider tepki koyarak gruplarını korumayı hedeflemektedir. Yağmur zamanında garip bir dans yaparak Tanrılar ile iletişime geçmeye çalışan şempanzeler gözlenmiştir. Üstelik gruplar, bu liderlerini “ruhani lider” olarak görmekte ve “el öpme” gibi davranışlar sergilemektedirler.

Tüm bunlar ve benzeri araştırmalar, bizden başka hayvanların da, gerekli zeka düzeyine ulaşabilirlerse benzer evrimsel patikalardan geçebileceğini düşündürmektedir. Tabii ki, bu canlılar farklı denemelerde farklı çözümler bulabileceklerdir. Sonuç olarak ortadaki sorun, gelişen zeka ile birlikte mental dengenin korunmasıdır. İnsanın, çözüm olarak “sorundan daha büyük ve güçlü bir neden” var etmesi, tek çözümün bu olduğu anlamına gelmez. Belki bir başka canlı, bir başka psikolojik bariyer ya da fizyolojik tepki ile mental dengesini koruyabilecektir.

Bilim Karşıtlığı, Köktendincilik ve Evrim

Bu konu ise dinler, Tanrılar ve bilimin ötesinde bir anlam taşımaktadır. Bazı kaynaklar, hiçbir bilimsel geçmişleri olmamasına rağmen, bilimsel olgular ve gerçekler konusunda tek ve en üst makamdaki yetkiliymişçesine açıklamalar yapmaktan çekinmemekte, sadece Evrimsel Biyoloji’yi değil, tüm bilimi kötülemekte ve zan altında bırakmaktadır. Bu, bilimsellik değil, bilim düşmanlığıdır. Çünkü bu kimseler, bilimsel bilgiler vermek yerine, bu bilgileri kendi istek ve ihtiyaçları doğrultusunda çarpıtarak ve manipüle ederek bir erdemsizlik örneği teşkil etmektedirler. Bu, binlerce bilim insanına yapılan bir hakarettir.

Bu konularda bize soru soran okurlarımıza verdiğimiz tek cevabı (daha doğrusu soruyu) size de aktararak bu anlamsız ve bilim-dışı konuyu geçeceğiz:

Siz, bilimsel bir gerçek hakkında bilgi edinmek istediğinizde; konu hakkında hiçbir bilimsel geçmişi bulunmayan, herhangi bir yüksek lisans ve doktora tezi bulunmayan, konu üzerinde hiçbir araştırma yapmamış ve yapacak kapasiteye sahip olmayan, hayatında yapacağı son şeymiş gibi Evrim’e ve bilim insanlarına saldıran tek bir kişinin ya da tek tük birkaç kişinin söylediklerini mi kabul edersiniz yoksa konu üzerinde yıllarını ve hatta ömürlerini harcayan, en az 10 senelik bir üniversite ve master/yüksek lisans eğitiminden geçmiş, konu üzerinde onlarca makale yazmış ve onlarca araştırma yürütmüş, konuya pek çok açıdan bilimsel olarak bakabilecek şekilde donanımlı Dünya çapındaki yüzlerce üniversite ve araştırma kurumunda görev alan yüzbinlerce bilim insanının söylediklerini mi?

Bu sorunun cevabı, zaten sizi meyilli olduğunuz yola sokacaktır diye düşünüyoruz.

Kaynak: Evrim Ağacı (http://www.evrimagaci.org/makale/161)

İÇERİK İLE İLGİLİ GÖRÜŞÜNÜZÜ YAZABİLİRSİNİZ!

Please enter your comment!
Please enter your name here